Başketin en yüksek tepesinde, beyaz mermerleri ve devasa altın kubbesiyle göz kamaştıran "Kutsal Işık Tapınağı", yıllardır krallığın manevi merkeziydi. Ancak o gece, tapınağın etrafındaki gökyüzü tamamen kararmıştı. Julian’ın önderliğindeki iskelet ordusu ve gölge süvarileri, tapınağın devasa demir kapılarını kuşatmıştı.
Tapınağın baş rahibi ve koruyucu şövalyeleri, içeriye giren bu ani ve ölümcül karanlık karşısında neye uğradıklarını şaşırmıştı. Kutsal olduğuna inanılan sarı meşaleler, Julian’ın yaydığı yoğun nekromansi enerjisiyle birer birer sönüyor, yerini buz gibi bir mor siyaha bırakıyordu.
Julian, zırhlı muhafızların arasından süzülerek ana ibadet salonunun ortasına kadar yürürken, arkasından gelen iskelet askerler direnen tüm rahibin savunmalarını paramparça ediyordu. Yıllar önce onu darağacına mahkum eden o sahte adaletin merkezi, şimdi kendi yarattığı cehennemin ortasında kalmıştı.
Yüksek kürsünün arkasında korku içinde sinen başrahip, ellerini titriyor bir şekilde kaldırarak kutsal ışık büyüleriyle kendini korumaya çalıştı. Ancak Julian’ın parmak uçlarından yayılan gölge dalgası, en güçlü kutsal kalkanları bile cam gibi kırıp geçti.
"Adalet dediğiniz şey, sadece güçlülerin yazdığı yalanlardan ibaretti," dedi Julian, soğuk ve yankılı sesiyle salonu inleterek. "Şimdi o yalanların altında boğulma sırası sizde."
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.