Kutsal Işık Tapınağı’nın o muazzam altın kubbesi, dışarıdan yükselen mor alevlerin ve binlerce ölümsüzün nefesiyle titriyordu. İçeride ise her şey susmuştu; geriye sadece mermer zeminlerde yankılanan ağır adımların sesi kalmıştı. Julian, arkasında iskelet ordusu ve gölgelerden örülü bir fırtınayla taht salonunun kapısına dayandı.
Alistair, geçmişte kazandığı zaferlerin ve kurduğu tuzakların ezikliği içinde, tahtın basamaklarında kılıcına tutunmuş bir halde nefes nefese kalmıştı. Karşısındaki figürün, yıllar önce darağacına gönderdiği o adam olduğunu anladığında gözlerindeki kibir yerini mutlak bir dehşete bıraktı.
"Sen... Sen nasıl...?" diye mırıldandı Alistair, geriye doğru bir adım atarken.
Julian, başındaki siyah kapüşonu yavaşça geriye itti. Yüzündeki soğuk, acımasız ifade, bir zamanlar adalet dağıttığını iddia eden bu krallığın üzerine çöken ebedi gecenin ta kendisiydi. Elindeki kafatası başlı asa, mermer zemine çarptığında yayılan şok dalgası tüm salonu sarstı.
"Adalet borcumu ödemeye geldim, Alistair," dedi Julian, sesi salonun kubbesinde yankılanarak. "Siz ışığı kestiğinizi sandınız; ben ise karanlığın ta kendisi oldum."
Alistair kılıcını savurmak istedi, ancak gölgeler çoktan onun ayak bileklerini ve kollarını sarmıştı. Direnecek ne bir gücü ne de zamanı kalmıştı. Birkaç saniye içinde, o ihtişamlı saray ve aydınlık krallık, Julian’ın zihnindeki mühürlerin altında tamamen sessizliğe büründü.
Eski taht odasının yıkıntıları üzerinde yükselen yeni tahtına oturan Julian, dışarıda yavaşça doğan ama artık sadece gölgelere ait olan dünyaya baktı. Bebeklikten ebedi karanlığa uzanan bu yolculuk tamamlanmıştı. O artık sadece bir intikamcı değil; Gölge Hükümdar'dı.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.