Mezarlıktan yükselen iskelet ordusu ve gölge süvarileri artık sadece birer fısıltı değil, krallığın üzerine çöken somut bir kabustu. Julian, çocukluk bedeninin sınırlarını tamamen aşarak zihnindeki gücü başkentin kalbine yönlendirmişti. Artık herkes onu "Karanlık Prens" ya da gizemli bir intikamcı olarak anmaya başlamıştı.
Aytar Hanedanı’nın surları dışındaki karanlık orman, Julian’ın komutasındaki ölüler ordusunun karargahına dönüşmüştü. Başkentteki soylular ve özellikle geçmişte ona ihanet eden Alistair’in çevresindeki çember her geçen gün daralıyordu. Sarayın korumaları geceleri devriye gezerken artık sadece hırsızlardan veya yabancı düşmanlardan değil, kendi gölgelerinden bile korkar hale gelmişti.
Bir gece, başkentin en korunaklı surlarının üzerine konan bir grup gölge karga, sarayın iç avlusundaki hareketliliği Julian’a anlık olarak aktarıyordu. Alistair, yaşanan kayıplar ve Lord Vane’in ortadan kayboluşu yüzünden taht odasında parmaklıkları arasında kapana kısılmış bir aslan gibi dolanıyordu.
"O çocuk... Ya da her kimse..." diye kükredi Alistair, muhafızlarına emirler yağdırırken. "Onu ve arkasındaki her şeyi bulup kökünü kurutacaksınız!"
Ancak Alistair’in unuttuğu bir şey vardı: Ölümden dönen bir adamı, yaşayanların korkutması imkansızdı. Julian, ormanın derinliklerindeki taştan tahtında otururken, ellerindeki mor alevlerle oynayarak gülümsedi. Hedef artık sadece birer birer intikam almak değil, Işık Tapınağı’na giden yolu tamamen temizlemekti.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.