Gözlerini yeniden açtığında, soluduğu ilk şey taze toprak ve bayat sütün ezici kokusuydu. Bedenine dolan his, bir yetişkinin keskin farkındalığıyla değil; zayıf, titrek ve aciz bir bebeğin kasvetli sınırlarıyla çevriliydi. Julian Vance artık yoktu; onun yerine, Aytar Hanedanı’nın en ücra köşesindeki taş odada, hiç kimsenin yüzüne bakmaya tenezzül etmediği gayri meşru bir bebek yatıyordu.
Annesi, doğumdan hemen sonra bu karanlık zindana benzer odada terk edip gitmişti. Babası olduğu iddia edilen yerel bir soylu ise bu gayri meşru varlığı sadece bir utanç lekesi olarak görüyordu. Beşiğin ahşap parmaklıkları küflenmişti, odadaki tek ışık kaynağı ise küçük bir mazgaldan sızan soluk, gri bir ay ışığıydı.
Normal bir bebek bu koşullarda birkaç gün içinde hayata veda ederdi. Ancak bu bedende, arafın karanlık sularından geçip gelmiş eski bir Yüce Büyücü'nün zihni saklıydı. Julian, minik ve hantal parmaklarını hareket ettirmeye çalıştığında, kemiklerinin ne kadar zayıf olduğunu acıyla fark etti. Fiziksel olarak tamamen savunmasızdı.
Ancak ruhu hâlâ o kadim gücün mühürlerini taşıyordu.
Zihninin derinliklerindeki siyah enerji, henüz gelişmemiş küçük kalbinin atışlarıyla senkronize olmaya başladı. Oda, dışarıdan bakıldığında sessiz ve kimsesizdi; fakat odanın köşelerinde biriken gölgeler, Julian’ın nefesiyle birlikte yavaşça kıpırdanmaya, biçim almaya başladı.
“Beni öldürdüklerini sandılar,” diye düşündü bebek zihninin derinliklerinde yankılanan o soğuk sesle. “Beni en zayıf halimden, en dipteki bu çamurdan başlatarak cezalandırdıklarını sandılar. Ne büyük bir yanılgı.”
Bebek kollarını göğsünde birleştirdiğinde, parmak uçlarında morumsu, cılız ama zehirli bir kıvılcım çaktı. İntikam yürüyüşü, bir saray tahtında değil; işte bu karanlık, çürümüş beşik üzerinde başlamıştı.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.