Güneş, Solaria Kenti’nin üzerine her zamanki gibi yorgun ve soluk bir ışık bırakarak batıyordu. Ancak bugün gökyüzünde tuhaf bir şeyler vardı; ufuk çizgisi, sanki cam gibi çatlamış ve arkasından mor renkli, titreşen bir nehir akıyormuş gibi görünüyordu. Şehir halkı bu manzaraya çoktan alışmıştı. Bin yıl önce Kronos Çarkı kırıldığından beri gökyüzü de doğa da asla eskisi gibi olmamıştı.
Kaelen, babasının eski dükkanının tozlu rafları arasında parşömenleri incelerken derin bir iç çekti. Dükkanın ahşap zemininden gelen gıcırtılar, dışarıdaki sokak satıcılarının gürültüsüne karışıyordu. Kaelen, yirmi dört yaşında olmasına rağmen yüzünde, yaşından beklenmedik bir olgunluk ve yorgunluk taşıyordu. Gözleri, babasının masasının çekmecesindeki kilitli demir kutuya kilitlenmişti.
Babası Alistair, üç gece önce "Zaman akışında bir anomalilik var, bunu durdurmalıyım" diyerek evden çıkmış ve bir daha geri dönmemişti. Herkes onun ya bir zaman fırtınasında kaybolduğunu ya da Chronos Muhafızları tarafından kaçırıldığını söylüyordu. Ama Kaelen içindeki bir sesin babasının hala hayatta olduğunu fısıldadığını biliyordu.
"Yine mi o eski haritalar, Kaelen?"
Kapının eşiğinde beliren kişi, dükkanın daimi misafiri ve Solaria'nın en yetenekli ama en huysuz simyageri Lyra’ydı. Üzerindeki cüppenin ceplerinden dışarı taşan cam şişeler ve hafif barut kokusu, onun yine laboratuvarında küçük çaplı bir patlama yarattığının kanıtıydı.
"Eski haritalar değil Lyra," dedi Kaelen başını kaldırarak. "Geleceğin haritaları... Babam gitmeden önce bana bunu bıraktı."
Kaelen, masanın üzerindeki görünüşte sıradan, metalik ama üzeri tuhaf sembollerle kaplı antik bir pusulayı işaret etti. Pusulanın ibresi kuzeyi göstermiyordu. Aksine, sürekli titriyor ve odanın kuzeybatı duvarındaki boşluğu işaret ediyordu.
Lyra kaşlarını çatarak pusulaya yaklaştı. Parmaklarını havada, pusulanın üzerinde gezdirdiğinde parmak uçlarında küçük mavi kıvılcımlar belirdi. "Bu... Bu imkansız. Bu bir normal manyetik pusula değil. Bu, doğrudan zaman dalgalarını takip eden bir 'Kronometrik Pusula'. Baban bunu nerede buldu?"
"Bilmiyorum," dedi Kaelen kararlı bir sesle. "Ama ibre bir yeri işaret ediyor. Sınırın ötesindeki 'Kırık Vadi'yi."
"Kırık Vadi mi?" Lyra’nın gözleri irileşti. "Orası zamanın donduğu, içeri girenlerin bir daha çıkamadığı ya da çıktıklarında yüz yaşında yaşlılar veya bebekler olduğu bir kabus bölgesi! Oraya gitmek intihar etmekle eşdeğer."
Tam o sırada dükkanın dış kapısı gürültüyle açıldı. İçeriye nefes nefese giren kişi, eski muhafız Vane’di. Omzundaki arbaleti ve üzerindeki demir zırhın üzerindeki çizikler, onun az önce bir şeylerden kaçarak geldiğini açıkça gösteriyordu.
"Vane? Ne oldu?" diye sordu Kaelen ayağa fırlayarak.
Vane kapıyı hızla kapatıp sürgüyü çekti ve pencerelerin ahşap panjurunu indirdi. "Vaktimiz kalmadı çocuk," dedi soluk soluğa. "Chronos Muhafızları dükkanın tüccarlar sokağındaki köşesini sardı. Babanın peşinde oldukları gibi seni de arıyorlar. O pusula... Aradıkları şey o."
Kaelen masadaki pusulayı kavradı ve avucunun içine sımsıkı kapattı. Kalbi göğsünde vahşi bir davul gibi atıyordu. Korkuyordu, evet; ama aynı zamanda damarlarındaki macera tutkusu ve babasını bulma arzusu tüm korkularını bastırıyordu.
"Kaçacak yerimiz yok," dedi Kaelen, Lyra ve Vane’e dönerek. Gözlerinde kararlı bir ateş yanıyordu. "Ya burada köşeye sıkışıp yok olacağız ya da zamanın kurallarını baştan yazmak için o vadiye adım atacağız."
Lyra derin bir nefes aldı, ardından alaycı ama cesur bir gülümsemeyle cebindeki iksir şişelerinden birini düzeltti. "Simyacılığın kurallarından nefret etmişimdir zaten. Hadi gidelim."
Vane arbaletini kontrol edip kirişi gerdi. "Arkğınızdayım çocuklar. Ama faturasını sonra ödersiniz."
Duvardaki saat tam gece yarısını gösterdiğinde, üçlü dükkanın arka gizli geçidinden dışarı, Solaria’nın karanlık sokaklarına süzüldü. Arkalarında bıraktıkları şey sadece bir ev değil, tüm evrenin kaderini değiştirecek uzun ve tehlikeli bir maceranın ta kendisiydi.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.