Aydınlık Krallık’ın mermer sütunlu avlusu, o gün binlerce kişinin nefesini tutmuş tezahüratlarıyla çınlıyordu. Yüksek Mahkeme’nin kürsüsünde duran Baş Engizisyoncu, ellerini göğe açmış, "İhanetin ve karanlığın zihni temizlendi!" diye haykırıyordu. Oysa halkın alkışladığı adalet değil, tahtın korktuğu tek bir akıl ve sabırla örülmüş gerçeklerdi.
Darağacının tahta basamaklarına doğru yürürken ayak bileklerindeki demir kelepçelerin şakırtısı, taş duvarlarda yankılanıyordu. Julian Vance, hayatı boyunca akılla, stratejiyle ve inandığı o kutsal değerlerle bu krallığı korumak için savaşmıştı. Sol omuzundaki derin yara izi, müttefikleri uğruna akıttığı kanın mührüydü. Ancak şimdi, onu esir alanlar, kendi elleriyle zirveye taşıdığı en yakın dostlarıydı.
"Son bir sözün var mı, Julian?" diye sordu kılıcının kabzaası altın kakmalı General Alistair. Gözlerinde ne bir pişmanlık ne de bir dostluk izi vardı; sadece aceleci bir kurtulma arzusu parlıyordu. Alistair, Julian’ın keşfettiği mühür sırlarतृini ele geçirmek ve krallığın tek hakimi olmak için ona bu karanlık komployu kurmuştu.
Julian, başını hafifçe kaldırdı. Gözlerinde korkunun o zayıf gölgesi bile yoktu. Aksine, dudaklarında ince, alaycı bir tebessüm belirdi.
"Bana ihanet etmekle krallığı kurtardığını sanıyorsun, Alistair," dedi sesi soğuk ve net bir çan gibi avluda yankılanarak. "Ancak unuttuğun bir şey var: Bazı tohumlar ancak karanlıkta, kanla sulandıklarında kök salar."
Celat ipi boynuna geçirdiğinde, Julian son kez gökyüzüne baktı. Bulutsuz, masmavi, yalancı bir gökyüzü... Aydınlığın adaletinin yalandan ibaret olduğunu anladığı son an oldu bu. Tahta kapak ayaklarının altından çekildiğinde, nefesi kesildi; zihni karardı, dünya sönükleşti ve ebedi bir sessizlik her şeyi yuttu.
Ancak ruhu, arafta gezinirken unutulmuş en eski yasaların kapısını çalmaktaydı. Ölüm, onun için bir son değil; sadece gerçek gücün uyanış töro nüydü.
Yorumlar (0)
Yorum için giriş yap.
Henüz yorum yok.